Eda Keskin

ŞİİRİN YALNIZ AŞIĞI-EMILY DICKINSON-Eda Keskin

31/5/2007 · Kategori: INCELEMELERIM

ŞİİRİN YALNIZ AŞIĞI : EMILY DICKINSON

(1830-1886)

Kitap gibi Firkateyn yok götüren / Uzak illere bizi,/ Ne de Küheylan bulunur bir Sayfa/ Şahlanan şiir gibi-/ En fakiri bile alır bu Bölme / Ayakbastı gerekmez-/ Bu Araba taşır insan ruhunu/ Fazla birşey istemez! [1] 

Şiirinde sık sık kullandığı çizgiler, arada sırada kelimelerin baş harflerini büyük yazması, ritimsizliği, uyaksızlığı, basmakalıp olmayan imgeleri ile 19. yy. edebiyatının en önemli  yenilikçi şairlerinden birisiydi Emily Dickinson. 1860’dan itibaren dil ve nazım tekniklerinde başlattığı arayış, daha sonraları modern şiir üzerinde de hatırı sayılır bir etki bırakacak olan şiir çizgisinin  temel adımlarını yarattı.

Ben bu yazımda “sanatçıya dönük eleştiri” kuramı içinde Emily Dickinson’ı incelemeye çalışacağım. Bu eleştiri biçimi sanatçının kişiliği ve eserleri arasında sıkı bir bağ bulunduğu ilkesine dayanır. Bu eleştiri kuramının amacı, eserlerini aydınlatmak için sanatçının hayatını ve kişiliğini incelemenin yanısıra, sanatçının psikolojisini ve kişiliğini aydınlatmak için de  eserlerini bir belge olarak kullanmaktır. Yazarın hayatında yeralan olaylar, içinde yaşadığı koşullar, aile ortamı, okuduğu kitaplar, başından geçen aşklar gibi bilgiler yazarın kişiliğinin anlaşılması için gerekli bilgiler sayılır. Bu bilgiler sayesinde yazarın inançları, dünya görüşü, psikolojik durumu saptanırsa; eserlerini bu bilgiler ışığında inceleyerek sağlam yorumlara ve değerlendirmelere varılabileceği düşünülmektedir. Buna göre eserin gerçek anlamının yazarın düşündüğü, tasarladığı,  dile getirmek istediği anlam olduğu kabul edilir. [2]

Emily Dickinson’ın hayatında dikkat çeken en önemli özellik yalnızlığıdır. 23 yaşında sosyal hayatla bağını kesen şair, 15 Mayıs 1886’da Amherst, Massachusetts’te babasının evinde ölünceye dek yazmaya devam etti. Yazdığı 1775 şiirden, yaşadığı süre içerisinde sadece yedisi yayımlanan Dickinson’ın şiirleri, mektuplarıyla birlikte ölümünden sonra kardeşi Lavinia tarafından yayınlandı.

Emily Dickinson, siyasal bakımdan çevrede oldukça tanınan bir ailenin ortanca çocuğuydu. 10 Aralık 1830’da Amherst, Massachusetts’te doğmuştur.  Emily’nin kardeşleriyle arasının çok iyi olduğu ve bu yakınlıklarının ömrünün sonuna dek sürdüğü biliniyor. Emily önce Amherst Akademisi’nde; daha sonra 1847-48 yılları arasında Mount Holyoke Kız İlahiyat Okulu’nda öğrenim gördü. Aldığı din ağırlıklı bu eğitim, daha sonraki döneminde hayatın anlamını sorgulayan, Tanrı üzerine şiirler yazmasında etkili oldu. Tanrı konusunu işlerken şüphecilikten de ayrılmadı. [3] Bunu aşağıdaki dizelerinde görebiliriz:

Cenneti yukarıda hiç bulamaz/ Aşağıda bulamayan. / Tanrı'nın konutu benimkiyle yanyana/ Eşyası aşktan. [4] 

Emily Dickinson ilk şiirlerini, 1850’de Ralph Waldo Emerson ve Emily Brontë’nin etkisi altında olduğu sıralarda, babasının bürosunda hukuk eğitimi gören Benjamin F. Newton adlı bir gencin desteğiyle yazdı. 1860’dan itibaren dil ve şiir tekniklerinde bir arayış başlatmıştır.1860 yılından sonra gelen deneme döneminde kullandığı ölçülerde  İngiliz ilahi yazarı Isaac Watts, Shakespeare ve Kitab-ı Mukaddes’in Kral James uyarlamasının etkileri görülür. En çok kullandığı şiir biçimi her biri iambos ölçüsüyle yazılmış üç ayaktan oluşan dörtlüklerdi. [5] Birçok başka yazım biçimini de kullanan Dickinson, düşünceleri ile ölçü arasında uyum sağlamak için ölçüyü sürekli değiştirdi; bir hızlı bir duraksamalı tempo kullanarak basit ilahi ölçülerine bile karmaşıklık kattı. Çok çeşitli yollar deneyerek sık sık tam uyaktan uzaklaşması bu konuda yepyeni ufuklar açtı. Bu denemeler düşüncesindeki gerilimi şiirlerine daha iyi aktarmasını sağladı. Dili gereksiz sözcüklerden arındırarak yaşayan ve net anlamlı sözcükler kullanmaya özen gösterdi. Söz dizimini hiç çekinmeden bozdu; alışılmış sözcükleri akla gelmedik bağlamlarda kullanarak okurlarını şaşırtıp dikkatlerini yoğunlaştırmaya ve şiiri keşfetmeye yöneltti. 15 Nisan 1862’de edebiyatçı Thomas Wentworth Higginson’a bir mektup yazıp, dört şiirini göndererek şiirlerinin “diri” olup olmadığını sordu. Higginson, Emily’e şiirlerini özgün bulduğunu söyledi, ama hiçbir yerde yayımlamamasını öğütledi. Bundan sonra da yaşamı boyunca Emily’nin eğitmeni oldu. [6]

En soluklu dönemi İç Savaş yıllarına rastlayan Emily Dickinson, bu süre içinde yaklaşık 800 şiir yazdı. Şiirlerinin konularını savaşta değil iç dünyasında aramıştı ama savaş yıllarının gergin havasının, onu yazmaya zorlayan bir baskı yarattığını düşünüyorum. Yakınlarının tehlikede olduğu bu dönem, onun şiirlerinde kendini acelecilik olarak gösterdi. İç Savaş’tan sonra dışarıyla ilgisini keserek, Amherst dışındaki tanıdıklarıyla yazışmaya,  kendisini görmeye gelen çok az sayıda ziyaretçiyle görüşmeye ve yalnızca beyaz giyinmeye başladı. [7] Zamanının çoğunu odasında geçiriyordu. Buna karşın mektuplarında o dönem edebiyatı hakkında bilgiler mevcuttur. [8] Özellikle 1850’lerde Dr. Josiah G. Holland ve eşi ile Samuel Bowles’e yazdıkları Emily’nin yazışmalarında önemli bir yer tutmaktadır. Holland ve Bowles, Massachusetts’te edebiyat konularına eğilen yazılar ve şiirler yayımlayan Springfield Republican adlı bir gazete çıkarıyorlardı. 1850’lerde yazdığı bu mektuplar, canlı, mizah dolu, biraz çekingen bir genç kadının mektuplarıydı.  [9]  Bu mektuplar  yazın değeri taşımalarının yanısıra, şairin karakteri ve yaşam tarzı hakkında da  bilgi veriyorlar. [10]

Emily Dickinson, sadece şiirlerinde getirdiği yenilik ve seçtiği münzevi hayatı ile değil aynı zamanda gizemli duygusal hayatıyla da ünlenmiş bir şairdir. Günümüze ulaşan 1775 şiiri ve bir o kadar da mektubu, onun coşkulu, esprili bir kadın, şiirleri kadar yaşamını da bir sanata dönüştürmesini bilen titiz bir usta olduğunu ortaya koyuyor. Emily sürekli odasında bulunmasına karşın bir çok nesneyi hayal gücüyle anlamlandırıyordu. Hayatı ustalıkla betimleyişinin kendi içindeki bu düşsel anlamlandırmayla mümkün olduğunu düşünüyorum.  Şair bunu şöyle anlatıyor: 

Hiç sazlık görmedim/ Hiç görmedim denizi -/ Yine de biliyorum-nasıl görünür bir saz-/ Ve bir dalga-nasıl olmalı- / [11] 

Dickinson’ın esrarengiz yaşam tarzı ve hayatındaki gizem perdesi okuyucularının akıllarında uzun yıllar daha soru işaretleri bırakacak gibi görünüyor. Hayatıyla ilgili en çok merak edilen ayrıntı, hayal kırıklığı yaşadığı bir aşk ilişkisinin erkek kahramanının kim olduğudur. Bu adam iki kişi olabilirdi: Hayattaki en yakın dostum dediği ve sürekli mektuplaştığı Charles Wadsworth ya da Samuel Bowles ki Emily birçok şiirini ona ithaf etmişti. Samuel Bowles gelenekçi şiir beğenisiyle Emily’nin şiirlerindeki değeri anlayamamış; bu da Emily’yi büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Ayrıca 1878’de babasının en yakın arkadaşı olan Otis P. Lord’a aşık oluyor ve yazdığı mektuplar Lord’un da bu aşkı karşılıksız bırakmadığını ortaya koyuyordu. [12] Emily, bir çok şiirinde umutsuz olan bu meçhul aşk ilişkisinden bahsediyor:

“Bana, tatlım, iki miras bıraktın,-/ Aşk mirasıydı biri/ Gökteki Tanrı sevinirdi,/ O’na sunulsaydı eğer; / Bana acının sınırlarını bıraktın/ Engin deniz gibi;/ Sonsuzluk ve zaman arasında,/ Senin bilincin ve benimki.“

“Kalbim, unutacağız onu,/ Bu gece, sen ve ben./Ben ışığı unutayım,/Onun sıcaklığını sen. /Unuttuğun vakit, söyle bana,/ Ola ki düşüncem donar./Acele et, oyalanırken sen,/Hatırlayabilirim tekrar.“ [13] 

Dickinson’ın  doğa üzerine yazılmış şiirlerinde, bilincinin doğayla özdeşleşme dürtüsü dikkat çekiyor. Kendini doğayla özdeşleştiren bir imgesel kavrayışla yazdığı için şiirlerinde bu betimlemeleri özellikle görüyoruz. Münzevi ve doğa içinde sessiz bir hayat sürmüş; penceresinden gördüğü yeşillikleri kalemine yansıtmıştır. Şair bunu büyük bir ustalıkla yapıyor, adeta sözcüklerle resim çiziyordu:

Güneş ve sis yarıştılar/ Yönetimi için gündüzün./ Güneş aldı sarı kırbacını eline / Ve sürdü sisi uzaklara [14] 

Yukarıdaki  “Yarış“ şiirinde dikkat edilebileceği gibi şair, doğa varlıklarını insanlara benzeterek  betimliyordu.  Bunun görüldüğü bir diğer şiir ise “Deniz Gel Dedi Dereye”:

Deniz "gel" dedi dereye,/ dere "bırak büyüyeyim" dedi./ deniz yanıtladı "o zaman bir deniz olacaksın-/ bense bir dere istiyorum, gel şimdi!" [15] 

Odasından çıkmayarak kendini düşüncelere veren Dickinson’ın yazdıklarında öncelikle hayatı sorgulama yoluyla ulaştığı felsefi derinlik olmalıdır. Kendisini odanın içinde yok edip yalnızca dünyayı gözlemleme ve betimleme dürtüsü içinde olduğunu düşünüyorum. Gerçekten de Emily Dickinson’ın şiirlerini incelediğimizde varoluşunu sorgulayan derin bir felsefenin varlığını görüyoruz. Ayrıca kendisini “hiç” olarak tanımlayan bir alçakgönüllülüğü var. Kavramları sorgulayan bir merakla,  onların kökenine inmeye çalışan dizeleri , düşündürücü bir şiir çizgisine sahip olduğunu gösteriyor:

Ben hiç kimse! Peki, ya sen?/ Sen de hiç kimse misin yoksa/ Bir çift ettik demektir, ama sus/ konuşma sakın, sürerler yabana. / Ne sıkıcı, herhangi biri olmak,/ Bir kurbağa gibi, sıradan,/ Aşık olmuş bir bataklığa/ Adını söylemek hiç durmadan. [16] 

Emily Dickinson şiirde yeni bir dil yaratma çabasıyla yola çıktı ; geleneklerden sıyrılarak kendi iç sesinin özgün yorumuna ulaştı. Emily Dickinson’ın şiirlerini okuduğunuz zaman onun düşünsel hayatında gezintiye çıkıyorsunuz. Öyle ki ,  sizin bilinciniz  onun bilinciyle bir oluyor ve yıllarca  münzevi yaşam sürdürmüş bir zihnin, hayata anlam vermeye çalışan eşsiz zekasıyla birlikte, hayatı daha önce farketmediğiniz şekliyle algılıyorsunuz. Onun şiirlerinin içinde yarattığı sesli düşünüş, doğayla özdeşleşen aklı ve üstün betimleme yeteneği okuyucuyu büyülüyor. Onun içindir ki ölümünden sonra kardeşi tarafından yayınlatılmayan şiirleri duyulduğu zaman, onu birazcık daha okumak isteyen kişilerde  büyük bir ilgi uyandırmıştı. Dickinson’ın şu anda dünyanın her yerinde milyonlarca okuyucusu bulunuyor. Bu insanlar, onun esrarengiz hayatının çekiciliğine kapılmış ; hayatının her ayrıntısına karşı duydukları ince bir merakla dizelerinde yolculuğa çıkıyorlar. Modern şiirin oluşumuna değerli katkısıyla Emily Dickinson, her şiir okuyucusunun mutlaka okuması gereken bir şair...

Eserleri: Ölümünden kısa süre sonra kızkardeşi Lavinia şiirlerini yayımlamaya karar verdi. T.W. Higginson ve Mabel Loomis Todd tarafından derlenen ilk kitap Poems by Emily Dickinson’ı (1890; Emily Dickinson’dan Şiirler) Poems: Second Series (1891; Şiirler: İkinci Dizi) ve Poems: Third Series ( 1896; Şiirler: Üçüncü Dizi) izledi. İki cilt olarak yayımlanan Letters of Emily Dickinson’da (1894; Emily Dickinson’ın Mektupları) da bazı şiirleri yayımlandı. Daha sonra yayımlanan şiir kitapları: The Single Hound: Poems of a Lifetime ( 1914; Yalnız Tazı: Bir Ömrün Şiirleri), Further Poems of Emily Dickinson: Witheld from Publication by Her Sister Lavinia) (1929; Emily Dickinson’ın Kardeşi Lavinia Tarafından Yayımlatılmayan Şiirleri), Unpublished Poems of Emily Dickinson ( 1935; Emily Dickinson’ınYayımlanmamış Şiirleri ), Bolts of Melody: New Poems of Emily Dickinson ( 1945; Ezgi Yıldırımları: Emily Dickinson’ın Yeni Şiirleri).  [17]

Kısaltmalar:

a.g.e. : Adı geçen eser
s. : Sayfa
yay. : Yayınları

Notlar:
[1]
Çeviri; Emily Dickinson (1830-86), Complete Poems( Bütün Şiirleri), 1924

[2] Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Berna Moran, İletişim yay., 2005, s. 132

[3] Ana Britannica, Vol 7, s. 243

[4]Emily Dickinson, a.g.e.

[5]
Bu şiir biçiminin açıklaması Dickinson’ın kitaplığında duran Watts’ın kitaplarından birinde bulunmuştur.

[6] Ana Britannica, Vol 7, s. 243

[7] The Oxford Companion to Women’s Writing in the United States ( Oxford Üniversitesi ABD’de Kadın Yazını El Kitabı), 1995, Oxford University Press, Inc.

[8] Münzevi hayatı sürmesine  karşın mektuplarında John Keast, John Ruskin ve Sir Thomas Browne’nin o dönem yazdıkları hakkında bilgiler bulunuyor.

[9] Ana Britannica, Vol 7, s. 243

[10] Dickinson’ ın mektupları “Letters of Emily Dickinson” (1894; Emily Dickinson’ın Mektupları)  olarak yayınlanmıştır. Mektuplar hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler bu kitabı okuyabilirler.

[11] Emily Dickinson, a.g.e.

[12] American National Biography Online (Amerikan Milli Biyografileri Online)- Şubat 2000
[13]
Emily Dickinson, a.g.e.
[14]
Emily Dickinson, a.g.e.
[15]
Emily Dickinson, a.g.e.
[16]
Emily Dickinson, a.g.e.

[17] Ana Britannica, Vol 7, s. 244

Lacivert Dergisi, Sayı 14, Mart-Nisan 2007

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

METİN ELOĞLU ŞİİRİNDE MİZAH - Eda Keskin

24/5/2007 · Kategori: INCELEMELERIM

 

 

Toplumsal eleştiriyi mizahla harmanlayan şairimizdir Metin Eloğlu. Sosyal hayatı, yeni ve yapaylıktan uzak bir İstanbul argosuyla somutlaştırmıştır şiirinde. Argoya kaçan diliyle  burjuva bozuntusu kibar çevreleri, “özür dilemeden” küfür etmeyen insanları, çıtkırıldım, yapma, ikiyüzlü sonradan görmeler dünyasını alaya almaktadır.O güne kadar şiirin kapısına bile yanaştırılmayan konuları, yaşantıları, vurucu, şaşırtıcı, afallatıcı deyimlerle, hatır gönül saymadan şiirimize sokmuştur.

 

Metin Eloğlu şiirinde mizah öğesi gerçeklikle iç içedir. Şiir soluğunu yaşamdan alan şair, “Xavier Cugat” şiirinde koyunlarını satıp para kazanan özenti bir köylünün şehirde kendisine metres tutmasını anlatır: “Hele gel, seni vizon pöstekilere saram; / Koluma takıp Kervansaray’a gidem; / Sana Chat-Noir’ler alam mı; / Kokluyanın burnu düşsün / Joze İturbi’den, Xavier Cugat’tan/ Sana pilâk alam mı? / O çalsın, sen tepinedur… / Seni eşek sütünden banyolara yatırıp, / Camel’ini binliklerle yakam mı? / Naylon’una ne verem?”Ayıp kavramına bir doğallık, bir bağışlanırlık, hatta bir sevimlilik kazandırmıştır Metin Eloğlu. Şiiri dünyadan soyutlanmış hassas bir şey sayan anlayışı yıkmaya çalışır, kimi zaman dizelere sille tokat girişerek, kimi zaman da mizah yoluyla alay ederek. Kitaplarına koyduğu adlarda bile görülür bu çabası: Düdüklü Tencere(1951), Sultan Palamut(1957), Odun(1959), Horozdan Korkan Oğlan(1961), Ayşemayşe 1968).

 

Metin Eloğlu, doğal ve içten dizelere sahip kendine özgü bir dil yaratmıştır. Şiiri, yaşamdaki her türlü bozukluğu, dengesizliği, düzensizliği, hırçınca irdelemiş, dilinin yalınlığıyla halka ulaşmayı başarmıştır. Yalnızca ulaşmak da değildir bu; yazdıklarıyla okuyanları şaşırtabilmeyi de başarmıştır. Günlük konuşma dilinde yazdığı şaşırtıcı şiirlerinden birisine örnek olarak  Boynumun Borcu” şiiri verilebilir. Üç dizelik  bir şiirdir bu: “Leman Hanım / Size bir şiir borcum vardı ya / İşte onu ödüyorum.” Aslında çok basit gibi görünen dizelerin yalınlığının arkasına derin anlamlar yüklemeyi başarabilmiştir Eloğlu. Şiirin siparişle yazılamayacağını kendine özgü mizah anlayışıyla bir çırpıda anlatıvermiştir.

 

Şiirinde yaşamın  traji-komik yönlerini incelemiş;  bu yönleri sesleterek toplumcu gerçekçi bir şiir kurmuştur. Başlı başına “Eloğlu” adlı şiirini incelemek bile onun toplumcu gerçekçi mizah anlayışını açıklamaya yetecektir. Metin Eloğlu, tüm şiir boyunca kendini diğerleriyle kıyaslar: “Eloğlu binlik bozdurur / Ben bozduramam. Bu dizelerle başladığı şiirinde, kendi şahsında yoksul adamın yaşamını ve olanaksızlıklarını dile getirir. Elalem  binlikler bozdururken, kendisi üç beş kuruşa hayatını sürdürmeye çalışmaktadır. “Eloğlu başını yastığa kor komaz uyur / Ben uyuyamam”. Şair, hayatta bu kadar adaletsizlik ve sömürü varken, uyuyamaz diğerleri  gibi. Düşünen adamın dertli adam olduğunu, hem yaşama duyarlılığı gereği hem de hayatını sürdürebilme kaygısı içinde geceleri uyuyamadığını çok açık ve yalınca dile getirmiştir. “Cahillik mutluluktur.” söyleminden de uzaktadır bu deyişi.  “Diğerleri gibi rahat rahat uyuyamıyorum.” şikayet de değildir ; “uyumamak” düşünen insana özgü bir dert olmasıyla onurlu bir eylemdir. “Eloğlunun sofrasında dokuz türlü/ Benim aç yattığım olur bazen.” dizeleriyle sürer şiir. Gelir düzeyleri ve yaşam biçimleri arasındaki farklılık mutfaktan başlayarak kendini gösterir. Birileri aç uyurken tok uyuyan kimileri bunu umursamaz bile. Yaşam olanakları arasındaki farklılık, kişilerin vicdanına bırakılmış; vicdan da zaten zamanla özelliğini kaybetmiştir. “Benim evim gecekondu / Eloğlunda apartıman” dizeleriyle  mülkün adaletsiz dağılımının güzel bir örneğine değinir şair. Bazıları gece kondurdukları evlerde kalırlar. Gün gelir; bu evleri de belediye ekipleri tarafından başlarına yıkılır. O sırada diğerleri apartmanlarında, lüks dairelerinde kalmaktadır. Derken dairenin içine giriveririz sanki: “Eloğlunda ince müzik / Benimkisi aman aman.” Özellikle bu dizelerde şairin yoksul kesimi konuşturduğunu anlayabiliyoruz. Diğerleri rahat evlerinde ince ve hoş müzikler dinlerken, yoksullar dertlerini dökeceği ve dağıtacakları “aman” ve “vah”larla dolu bir müziği yaşamakta ve dinlemektedir. Bir dolmuşçunun ya da uzun yol sürücüsünün dinlediği müzik ile şık bir evdeki müzik nasıl da farklıdır; birisi zevk almayı diğeri dert dökmeyi amaçlar. Farklı yaşam biçimlerinin sonucu kendisini yaşamın her alanında göstermez mi? “Benim kuru başım bana yeter / Eloğlunda karı kızan.” Şiirin gerçekçiliği içinde aile kavramına ve kişinin aile kurmak ve sorumluluk altına girmek için maddi şartlara gereksinim duyduğuna değiniliyor. İnsanoğlunun en basit çoğalma içgüdüsü bile bastırılmış; bir yük ve sorumluluk haline getirilmiştir. Şairin ve şiirde kişileştirdiği yoksul halkın “eş” ya da “baba” olması, parasının olup olmamasına bağlıdır. Bu sorumluluk geleneksel yapı içerisinde kendiliğinden ve zorla gerçekleşmemişse, düşünen kişi böyle bir durumda yalnızlığı seçecektir. Başka hayatların yükümlülüğü altına girmek zor iştir kuşkusuz. Bu dizeler düzenin kişileri nasıl yalnızlaşmaya ittiğinin bir göstergesidir. “Ben keçileri kaybettim / Eloğlu usta çoban.” Metin Eloğlu, bu dizelerde yönetim ve “sürü gütme” anlayışına gönderme yapıyor. İnce mizah anlayışı içinde “keçileri kaçırmak” deyimine gönderme yaptığını düşünmemek de elde değil. “Usta bir çoban olma”, şiirde “keçi” olarak simgeleştirilen halkın, istenilen yöne doğru güdülmesidir. Adam gibi yaşayan insanlar hep yalnızlığa ve toplum dışına sürüklenirken,  yetenekli “çoban”lar işlerini çekip çevirmekte; işini bilmektedir. En sonunda  Bu soyadı bana haram.”la bitiriyor şiirini Eloğlu. Şiirini baştan sona çok iyi kurgulandığını ve konuyu incelikle işlendiğini görüyoruz.

 
Metin Eloğlu’nun mizah anlayışı hayatıyla birdir. Açık ve yalın bir kişi olarak dizelerinde de bu 
açıklık  ve yalınlık hakimdir. Sokaktaki adamı, yediği yemeği, yattığı evi, yalnızlığını dile getirdiği 
gibi, sevgilisine seslenirken bile mizahtan ayırmaz yolunu. “İnce Elek” şiirinde:  Adam olayım 
çalışıp para kazanayım/ Beni böyle işsiz güçsüz bırakma.”diyerek çağırır sevdiğini. Açık ve 
dürüst bir söylemle “Beni deli edip bırakma” der. Neyse odur Metin Eloğlu. Her zaman doğal 
olmak isteyen bir şairdir. Şiirlerindeki tüm taşlamalar, alaylar, bir yerde insanları doğal, içi dışı bir 
olmaya, yalan yanlış yaşamaktan vazgeçmeye bir çağrıdır: “Baktım ki tabiatta yalan yok / 
Çiçek açarsa meyve veriyor / Ellerimiz el olmadıktan sonra / Vazgeçelim be kardeşler / 
Aklımız akıl değilse / Gönlümüz gönül değilse/ Gücümüz boşunaysa/ Vazgeçelim olsun 
bitsin / Böyle yarı yalan yarı yanlış / Yaşamaktan fayda yok.
 İçinden geldiği gibi yaşayan, türlü kalıplara girmekten hoşlanmayan ve kalıplarla da dalga geçen, 
sorgulayan bir düşüncesi vardır Metin Eloğlu’nun. “Gökyüzü” şiirinde toplumdaki “erkek olma” 
kalıbını ve “erkek gibi davranma ve hissetme zorunluluğu”nu eleştirir. Doğadaki incelikleri bir 
bayana uygun olarak niteleyen, ince ve duyarlı erkekleri ise erkekten saymayan bir düşünüştür 
eleştirdiği. “Erkek olma” olgusu konusundaki toplumsal eleştirisini mizahla anlatmıştır şiirinde: 
“Bu ne bu / Bu noksan gökyüzü ne /Bu mavi nemenem mavi / Neyin nesi bu bulut / 
Erkeklik oldu mu be” 
 
 Metin Eloğlu şiirlerinde mizah “içki”yi de betimler.  “Şişedeki” şiirinde “Şişede durduğu 
gibi durmaz ki kâfir / Tutar insana yaşamayı sevdirir” diyerek içki sevgisi ve mizah 
anlayışını şiirinde bütünleştirmiştir. “Çilingir Sofrası”nda ise “Bu zıkkımın yanında /
Arnavut ciğeri ister, bir./ Çiroz salatası ister, iki./Cacık ister, üç. / Adalet, müsavat, 
hürriyet demeye / Sadece yürek ister.” derken yaşamdaki bozukluklara ve eksikliklere de 
değinmeden geçememiştir. İçerken, yürürken, iş yaparken, hayatın her alanındadır duyarlılık 
ve toplumculuk. İçki içerken “Keşke şu içkinin yanında adalet, hürriyet de olsaydı” diye geçirir. 
Ama yürek ister tüm bunları istemek bile. İstemek bile cesaret isterken yazmak iki numara 
fazladır yaşadığı dünyaya. Ama hal böyle iken, Metin Eloğlu cesaretli çıkmış, yazmıştır 
doyasıya, hem de dizelere vura vura.
 
 Yazıma Metin Eloğlu’ndan  dizelerle son vermek isterim. “Ömür Törpüsü” şiirinden:

 Yaşamak istiyorum

Yaşamak istiyorsun

Yaşamak istiyor

 

Böyle şiir olmaz, diyeceksin; biliyorum.

Ama böyle dünya olur mu?

 

 

Kaynaklar

1. Çalakalem, Vedat Günyol, İş Bankası Yayınları, 1999

2. Büyük Türk Şiiri Antolojisi, Ataol Behramoğlu, Sosyal Yayınları, 6. Baskı, 2001

3. Şiir Sanatı, Erdoğan Alkan, İnkılap Kitabevi, 2005

4. Türk Şiiri Antolojisi, İlhami Soysal,  Bilgi Yayınevi, 1997

Eda Keskin

Sanat Cephesi Dergisi ,Ocak 2007

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Benim Hüzünlü Orospularım/ Gabriel García Márquez

3/12/2006 · Kategori: INCELEMELERIM

 

İspanyolca Aslından Çeviren: İnci Kut

Benim Hüzünlü Orospularım 1982 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Gabriel García Márquez’in romanı.
Gabriel García Márquez kimdir? Gabriel García Márquez, 1928’de Kolombiya nın Aracataca kentinde doğdu. Büyükannesiyle büyükbabasının evinde ve teyzelerinin yanında büyüdü. Başkent Bogota’daki Kolombiya Ulusal Üniversitesi’nde başladığı hukuk ve gazetecilik öğrenimini yarım bıraktı. 1940’lardan başlayarak uzun yıllar gazetecilik yaptı. Öykü yazmaya 1940’ların sonlarında başladı. Yayınlanan ilk önemli yapıtı, Yaprak Fırtınası’ydı. 1961 de yayınlanan Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı romanını, Hanım Ana’nın Cenaze Töreni(1962) adlı öykü kitabı ve Kötü Saatte(1962) izledi. Yazar en tanınmış romanı Yüzyıllık Yalnızlık’ı(1967) Meksika’ya ilk gidişinde yazdı. Yüzyıllık Yalnızlık’taki bir bölümden etkilenerek yazdığı öykülerini İyi Kalpli Erendina(1972) adlı kitapta toplayan yazar daha sonra sırasıyla Mavi Bir Köpeğin Gözleri (1972) , Başkan Babamızın Sonbaharı (1975) , Kırmızı Pazartesi (1981) , Kolera Günlerinde Aşk (1985) , Labirentindeki General (1989) yayınladı. Yazarın Türkiye’de yayınlanan diğer kitapları arasında Bir Kayıp Denizci, Sevgiden Öte Sürekli Ölüm, Aşk ve Öbür Cinler, Şili de Gizlice, On İki Gezici Öykü ve Bir Kaçırılma Öykü sayılabilir.

Kitaptaki roman karakterimiz, 90. doğum gününü kutlamaya hazırlanan yaşlı bir gazeteci ve yazar, müzik eleştirmeni ve kendi deyimiyle bir haber şişiricisidir; aynı zamanda devlet okullarında İspanyolca grameri ve Latince hocalığı da yapmıştır. Kitabın ilk bölümünde karakterimiz geçmişini ve kendini anlatıyor. Kendini; çirkinliği, çekingenliği ve çağ dışılığı ile fersahlarca uzaktan fark edilebilen, hayatta hiçbir becerisi, parlak hiçbir yanı olmayan, soyu tükenmiş birisi olarak tanımlıyor. Sömürge döneminden kalma bir evde, annesiyle babasının yaşayıp öldüğü yerde, hayatını ömrünün sonuna kadar kadınsız ve parasız olarak geçirdiğini anlatıyor. Annesi ve babası hakkında şunları söylüyor: Elli yaşında veremden ölüp giden, pek çok yeteneklere sahip bir anneyle, geçen yüzyıldaki Bin Gün Savaşı nı ve daha pek çok iç savaşları sona erdiren Neerlandia Antlaşması nın imzalandığı günün sabahı dul yatağında ölü bulunan, hata yaptığı asla görülmemiş, kuralcı bir babanın şımartılmış oğluydum.[1] Tüm hayatını yalnız geçiren ve yanında kendisine aşık sadık hizmetkarı Daminia dan başkası olmadan bu şekilde öleceği günü bekleyen bu adam, aslına bakarsanız bir kere evlenmeye kalkışmış, Kaçak Gelin’in erkek versiyonu olarak sırra kadem basmıştır evlilik günü. Tüm hayatını genelev mahallesinin müdavimi olarak geçirmiş, iki kez yılın müşterisi seçilmiş, ömrünce hiçbir kadınla para vermeden yatmayan yaşlı adamın şimdi tek bir düşüncesi vardı: 90. doğum gününde kendine bakire bir yeni yetme ile aşk gecesi hediye etmek...

Doksan yaşını yazdığı Pazar yazısında bunun yazdığı son yazı olduğunu da ekliyor ve istifasını veriyor hayata. Tam veda etmeye hazırlanırken, eskiden tanıdığı bir genelev patroniçesi olan Rosa Cabarcas’ı arıyor ve bu isteğine uygun bir kız bulmasını istiyor eski dostundan.

Romanın giriş kısmından gelişme bölümüne girmesi genelev patroniçesinin ona bulduğu ve uyuması için kediotu katılmış bromür içirdiği, sabahları fabrikada düğme dikerek yaşayan 14 yaşındaki kızın olduğu odaya girmesi ile başlıyor. Yatağın üzerinde anadan doğma çıplak ve korumasız bir halde gördüğü kızı o gece sadece hayranlıkla seyrediyor karakterimiz. Kadınların baştan çıkarma hünerlerinden haberim yoktu benim, bir gecelik sevgililerimi ben hep hoşluklarından çok ücretleri için seçmiştim, çoğunlukla yarı giyimli olarak ve her defasında birbirimizi olduğumuzdan daha iyi hayal edebilmek için karanlıkta yatarak, sevgisiz sevişirdik. O gece, uyuyan bir kadının vücudunu, arzunun zorlamalarına kapılmadan ya da edep duygusunun engellerine takılmadan seyretmenin inanılmaz zevkini keşfetmiştim.[2]

Romanın dönüm noktası adını bilmeyip de Delgadina [3] adını verdiği genç kızın odasına girmesi ve onu görmesidir. Márquez belki de karakterini 90 yaşına bastırdığı gece olan bu değişimi gerçekten manevi bir ölüm ve yeniden doğum olarak görüyor ve bunu da romanının bu kısmında okuyucuya hissettirmeyi başarıyor.

Roman, karakterimizin 90 yaşında aşkı keşfetmesi, cinselliğe farklı bir bakış açısı, sahiplenme, koruma, şefkat duygularıyla ilk kez tanışması ve arınan bir aklın yeniden doğuşunun hikayesi olarak devam etmektedir. Yaşlı gazeteci, hayatındaki bu sevinç veren değişimi herkesle paylaşır. Bu değişimleri anlatırken dikkat çeken bir nokta, sabaha kadar seyrettiği Delgadina’nın hayali ile onu görmediği zamanlarda da onunla yaşıyormuş gibi zamanını geçirebilmesi. O günden sonra kızı belleğimde o kadar net biçimde tutuyordum ki, onunla canımın istediğini yapıyordum: Uyandığında su rengi, güldüğünde bal rengi, kızdırdığımda köz rengi oluyordu. Keyfimin değişmesine göre türlü yaşlarda ve koşullarda kılıktan kılığa sokuyordum onu: yirmi yaşında aşık bir acemi kız, kırk yaşında bir salon orospusu, yetmiş yaşında Babil kraliçesi, yüz yaşında bir azize. Puccini den aşk düetleri, Agustín Lara dan bolerolar, Carlos Gardel den tangolar söylüyor, şarkı söylemeyenlerin şarkı söyleme mutluluğunun ne olduğunu hayal bile edemeyeceklerini bir kez daha anlıyorduk. Bugün bunların bir sanrı değil, doksan yaşımda hayatımın ilk aşkının yeni bir mucizesi olduğunu biliyorum artık.[4]

Roman boyunca dikkat çekici diğer bir ayrıntı, roman boyunca Delgadina’nın hiç konuşmamasıydı. Márquez in bile yazarken içine düştüğü çelişkiler bir kaç noktada fark ediliyordu. İlk kez gülümsemişti. Daha sonra, hiçbir nedeni olmaksızın yatakta sırtını döndü bana ve hoşnutsuz bir ses tonuyla şöyle dedi: Salyangozları ağlatan Isabel di. Karşılıklı konuşuruz umuduyla heyecanlanarak, aynı ses tonuyla sordum: Kimindi onlar? Yanıt vermedi. Sesinde avam takımına özgü bir tını vardı, sanki kendisinin değildi de içinde taşıdığı bir yabancının sesiydi. İşte o zaman ruhumdaki en küçük bir kuşku gölgesi bile yok oldu: Onu uyur haliyle tercih ediyordum.[5] Burada yazar Delgadina yı uyur haliyle tercih ederken kitabın başka bir yerinde arkadaşı Casilda Armenta nın ağzıyla, karakterimizi Delgadina’yı uyandırıp konuşması için cesaretlendiriyor: Yani kıskançlığının sana söyledikleri doğru olsa bile, hemen kalk git o zavallı kızcağızı bul; her ne olursa olsun, yaşadığın güzelliği kimse alamaz elinden. Ama şurası da kesin, büyükbaba romantizmine kapılayım deme. Uyandır onu [6] Bu satırlar, Delgadina nın kişiliği olmayan sadece üzerine hayallere kapılmak için vücudu ödünç alınmış, dış güzelliğine aşık olunan bir karakter olduğu savımızı güçlendiriyor.

Kitabın ismi Benim Hüzünlü Orospularım olduğu halde okuyucunun tahmin ettiği gibi kitap, orospu olarak adlandırılan kadınların hayatlarına ışık tutma maksatlı yazılmamış, bu bakımdan toplumsal mesaj verme gibi bir kaygısı yok. Sadece son kısımlarında eski anılar şeklinde bir grup kadının hayatını çok kısaca tasvir ediyor. Yazar kitabın içinde yazmayı düşündüğü bir kitaptan bahsediyor, bu kitabın adı da Benim Hüzünlü Orospularım. Şöyle söylüyor karakterimiz: Bir keresinde bu yatak öykülerinin başıboş hayatımın sefil yanlarını anlatacak bir kitap için iyi bir malzeme olacağı gelmişti aklıma, kitabın adı da gökten inivermişti sanki: Benim Hüzünlü Orospularım.[7] Oysa ki kitapta okuduğumuz üzere yazar, karakter ile kendini özdeşleştirmiş ve bu şekilde bir cümle yazmış ise, kitapta yatak öykülerini değil, 90 yaşında yaşadığı ilk aşkı anlatıyor.

Direk olarak orospu olarak adlandırılan kadınların hayatını anlatmak için yazılmamış olsa bile, okunduğu zaman akılda bazı sorular bırakmıyor da değil...Örneğin bu kitabın adını Benim Hüzünlü Orospularım yapan şey neydi? Sonra diğer soru geliyor: Orospu ne demektir? Delgadina, yaşlı gazeteci ile birlikte olmamasına rağmen bir orospu ise eğer, onu orospu kılan şeyler nelerdi?

1- Sadece beyinsiz bir vücut olarak algılanması
2- Gel, denildiğinde gelip, git denildiğinde gitmesi
3- Kaderine karşı çıkmaktan aciz olması
4- Kendini para için boyun eğmek zorunda hissetmesi?

Belki de Delgadina, yaşlı gazeteciye aşıktı, aşık olması orospuluk mevhumunda bir değişiklik yaratır mı acaba? Kendi isteğiyle gelmiyor, tüm kitap boyunca konuşmuyor, sadece çıplak ve uyutulmuş vaziyette orada yatıyor. Kısacası Delgadina kimdir, bilmiyoruz. Merak ediyor muyuz? Kesinlikle evet.

Şaşırtan bir diğer nokta, Rosa Cabarcas ın değişik üslubu ile dillendirdiği hayal gücü: Sandal ağacı dalıyla sıcak banyoda bekletilip ipek kağıdına sarılı olarak evine yolluyorum, hepsi de bedava.[8] Rosa Cabarcas kendisi de aynı meslekten olmasına, zamanında kendisi de aynı şeyleri yaşamasına rağmen nasıl böyle ifadeler kullanmaktadır? Kendi cinsine karşı olan saygısını kayıp mı etmiştir? Orospuluk öyle ise:

5- Kendi cinsine ve vücuduna saygısını kaybetmek zorunda bırakılmış ve buna alıştırıldığı için hiçbir şeyi yadırgamayan kadın?

Oysa ki genelev işletmecisi kadınların hepsinin her zaman böylesine kendi cinslerine ve vücutlarına saygılarını kaybettiklerini sanmıyorum. Elbet onların da içinde durumlarına isyan eden bir yan vardır, fakat hayatta kalmak için uyum sağlamak zorunda kalmışlardır: Ben genç kızlık rüyalarımı alavere, dalavereci birisine kaptırdım. Çarklar dönüyordu, döndükçe de beni öğütüyordu. Öğütüle, öğütüle bugünlere geldim. Ve hep birilerinin çarklarında un ufak ettikleri, hayallerinin denizlerinde boğulan kızlara Analık yapmam için, her öğütülmüşten kalanı da sen öğüt, diye bırakıp bırakıp gittiler. Öğütüle öğütüle öğütmeyi öğrettiler...Bugün on dört tane kızım var, acımasızca onları öğütüyor, bu çarkta yarınlara hazırlıyorum. Korkunç, ama gerçek. Bir on beşinci kızım daha var. Kimden olduğunu bilmiyorum ama ben onu dokuz ay karnımda taşıdım, gizlice doğurdum, özel yurtlara beni bilmesine engel olarak bıraktım. Bizden de bir kişi kurtulsun istedim. Ama olmadı, olmuyor, birileri bulup çıkartıyor ve onu çarklarının arasına almak, öğütmek istiyor. Fakat benim kızım benim düştüğüm tuzaklara düşmeyecek. On dört kızımı bu pis çarkta öğütenler onu öğütemeyecek...On dört kızımın hepsi orospu olsa da, anaları orospu olsa da, on beşinciye izin vermiyorum...İşte kızım, işte kızlarım, işte ben...[9] Genelev işletmecisi kadının bu söyleminden yola çıkarak orospu:

6- Hayalleri kırılmış, hayat çarklarında döndükçe öğütülen, öğütüldükçe öğütmeyi öğrenen, kaderine isyan eden kadın

Genelev işletmecisi kadının anlattıklarından, onun da bir zamanlar aynı meslekten olduğunu ve şu anda bu kadının saygı ve hürmet görmekte olduğunu anlıyoruz. Bu çok ilginç bir çelişkidir ve bu durumu Tolstoy da Kreutzer Sonat adlı eserinde dile getirmiştir: Fahişeliği bir an için yapan kadın genellikle alışılageldiği gibi hor görülüp küçümsenirken, uzun süreli fahişelik yapanlar saygı ve hürmet görürler.[10] Genelev işletmecisine göre, O, gücünü kanıtlamış, çarklardan geçmiş, öğütülmüştür, öğütüldükçe öğütmeyi de öğrenmiştir.


Güçlü olması, ayakta kalması, hayatına devam edebilmek için bir şekilde harekete geçmesi gerekiyor kadının, belli noktalarda artık sırtını kimseye dayayamaması, güvenecek kimsesinin olmaması, dostluk duygusunu bile zamanla kaybetmesi anlamına geliyor bu. Hayat ona son sürat öğretmeye devam ediyordu, yalnızca güçlülerin ayakta kaldığını. Güçlü olmak için en iyisi olmak gerekir; başka çare yoktur. [11] Rolleri sırayla oynayacağız. Biri olmadan öteki de yoktur ve kimse kendisi aşağılanmadan aşağılamayı öğrenemez. [12] Bu alemde belli bir dayanışma varsa da, dostluk yoktu. [13] Orospu:

7- Her şartta ayakta kalması gerektiğine inanan, bu yüzden güç odaklı yaşayan kadın
8- İnsanlara güvenini kaybetmiş ve zamanla sevgi, dostluk duygularını yitiren kadın

Sevgisini yitirmeye doğru giden yolda sevgi duyabileceği her şeye var gücüyle asılmaya, tutunmaya çalışır kadın, insan yönünü her zaman yaşatmak ister O. Ama sevmeye hakkı olmadığı söylenmiştir kendisine. Aşkı düşünmeyeli çok uzun zaman olmuş. Benden kaçıyor sanki; ben artık hesapta yokmuşum, o da zaten benimle rahat edemiyormuş gibi. Oysa aşkı düşünmezsem, bir hiç olurum. [14] Radyoda eski bir şarkı çalıyordu: Aşklarım daha doğmadan ölüyor. [15]

9- Aşık olmaya ihtiyaç duyan ve bunun ona yasak olduğu yargısıyla yaşayan kadın

Benim Hüzünlü Orospularım, ismine rağmen içeriğinde toplumsal bir gerçeğin yansımasını tam anlamıyla vermiyor, sadece konu çerçevesinde yaşanılan bir aşkı anlatıyor, belki de o aşkla bu kızı dönen çarka düşmekten bir noktada kurtarmasının öyküsü. Anladığım kadarıyla zaten yazarın romanını yazarken böyle bir toplumsal kavramı ve yaşayış şeklini anlatma gibi bir kaygısı da yoktur. Bu sebepten dolayı, orospu kavramının da derinlerine inmeyi amaçlayan bu incelemeyi hazırlarken roman dışındaki kaynaklardan da sıklıkla yararlanılmak durumunda kalınmıştır.

Romanın yazınsal olarak genel bir değerlendirmesini yapar isek, yazarın romandaki dili çok yalın, akıcı ve cesur. Doğallıkla kendini yerden yere vuran bir özeleştiri cesaretine sahip Márquez... Satırlarında onu bir arkadaşımız, tanıdığımız biri yapan bir içtenlik hakim. Sadece olay kurgusu çok masalsı, kitabın çoğu yerinde gerçekçilikten uzaklaşıyor. Özellikle karakterimiz yazdığı aşk mektuplarıyla tüm ülkede meşhur olurken, sanki hayatına bir melek dokunmuş gibi masalsı gelişmeler meydana geliveriyor. Yine de usta bir kalemden çıkmış yalın ve dürüst bir roman. Güzel tasvirleri, özeleştiri ve kişilik analizlerini içinde barındıran, akıcı diliyle hemencecik sıkılmadan okuyabileceğiniz, zaman harcamaya değecek bir kitap...



Kısaltmalar:

a.g.e.: Adı geçen eser
s.: Sayfa
yay.: Yayınları


Notlar:

[1] Benim Hüzünlü Orospularım, Gabriel García Márquez, Can yay., 2005, s. 16

[2] Gabriel García Márquez, a.g.e., s. 32

[3] Delgadina’nın öyküsünü anlatan bu İspanyol romansında kral, öz kızı Delgadina’ya aşık olur, ama kız onu reddeder. Kral onu razı etmek için bir kuleye kapatır, su ve yiyecek verilmesini yasaklar. Kız oradan geçen herkesten su ister, ama kimse vermez. Sonunda babasının isteğine razı olduğunda kralın hizmetkarları ona su getirirler, ama onu susuzluktan ölmüş olarak bulurlar.(Çev.) Belki de yazar burada kıza Delgadina derken aynı zamanda onu kızı gibi de sevdiğini anlatmaya çalışıyor.

[4] Gabriel García Márquez, a.g.e., s. 62

[5] Gabriel García Márquez, a.g.e., s. 76

[6] Gabriel García Márquez, a.g.e., s. 96

[7] Gabriel García Márquez, a.g.e., s. 18

[8] Gabriel García Márquez, a.g.e., s. 49

[9] Genelev, Yılmaz Ergül, Beyaz Balina yay., 2001, s. 116

[10] Kreutzer Sonat, Tolstoy, Bordo-Siyah yay., 2003, s. 37

[11] On Bir Dakika, Paulo Coelho, Can yay., 2004, s. 73

[12] Paulo Coelho, a.g.e., s. 137

[13] Paulo Coelho, a.g.e., s. 154

[14] Paulo Coelho, a.g.e., s. 74

[15] Paulo Coelho, a.g.e., s. 113


Benim Hüzünlü Orospularım
Gabriel García Márquez
İspanyolca Aslından Çeviren: İnci Kut
Can Yayınları
2005



Ünlem Sanat Dergisi, Ocak-Şubat 2006
 

Eda Keskin

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!