3/8/2008 · Kategori: OYKULERIM
Her şey olması gerektiği gibi. Bu müzik bu sessizlik bu dönüş. Mutluyum... Anın içinde yiten ve belirenlerle dans ediyorum... Bulanıklaşan bir gerçekte yokluğumu ilan ediyorum. Olmayan bir aşkın bitişinde. Içimdeki ormanlara bir damla su düştü. Kana döndü. Biçimsiz bir kaybın intiharıydı bu.
Her şey olması gerektiği gibi. Neden? Hiçliğe kökler sallandırın, büyüsünler. Varoluşun başkaldırışı, yaşamı ve ölümü seçişi. Bencilliğin sınırında dansettiğim bu vücut, benim. Kafamda yarattığım her şey kendini parçalıyor. Şekilsiz bir düş, kendi gerçekliğini dayatıyor. Anın içinde beliren ve yitenle dans ediyorum. Yok oluşu beni mutlu ediyor. En çok korkum kendimden. Korkuyorum onu öldürmekten. Sessizliğimin sesi olan bu müzikte. Çizgileri bırakın. Özgürlükte boşluğa çizilsinler. Bedensiz bedenleri boyayın.
Sınırsız bir notalaşma hayatla. Bir bitişin sınırsız tadıyla. Nasıl yaşamayı sor daha önce bilmeyene. Günbatımı gibi hüzün veren bir erken ötüş sabahta. Düşler silik, hiç olmayanın silik yüzü arkasında dönen bu müzik bu müzik kafamda... Tekrarlanılası bir ateş dansı. Kemik müzik kemik kan. Hiçliğe tapınmak bu. Gel-git.
Her şey olması gerektiği gibi. Bu müzik bu sessizlik bu dönüş. Mutluyum... Anın içinde yiten ve belirenlerle dans ediyorum... Şiva’yım, toprağım. Suyu bekliyorum döllenmeye. Sessizliğim içinden bin sesli melodiler çıkarmaya. Ayağımı taşa vurmaya, kemiğimi toprağa gömmeye. Belirsiz ve biçimsiz bir aşk gibi notalarım. Çalındığı yerden hiçlik çıkıyor.
Kırmızı bir ağıt değil içimdeki. Kırmızı. Neşe. On bin sesli bir neşe. Tarihteki tüm dudakların gülüşü. Her şey olması gerektiği gibi. Sınırsız bir notalaşma hayatla. Bir bitişin sınırsız tadıyla. Anın içinde yiten ve belirenlerle dans ediyorum... Bulanıklaşan bir yoklukta varlığımı ilan ediyorum.
Eda Keskin
Temmuz 2008
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
22/4/2007 · Kategori: OYKULERIM

KARINCALAR
Eda Keskin
Karıncalar sessiz. Damarları çatlıyor. Sokağı bir is sarıyor. Sonra, is ve sessizliğin eş zamanlı hayaller olduğunu anlıyor. Yıkım!..
Pis suya düşüyor izmarit parçası. Çocuk, eğilerek suya düşen izmariti geri alıyor. Hiçbir şey bırakmak istemiyor sanki karanlık sokağa. Kaçıyor gecenin içine nereye gittiğini bilmeden. Bir ıslık, “Ben yalnızım.” derken, diğeri gökyüzünde yıldızları sayıyor.
Bir an kulağında babaannesinin sesi, karanlıkta ürperiyor:
-Sus yavrum! Gece ıslık çalmak şeytanları çağırmaktır.
Hani nerde diye etrafına bakınıyor çocuk, geldiler mi? Korkması gerekiyor ama korkmuyor. Babaannesini silikleşen hayalinden geriye sıcak ocak başı rüyaları kalıyor. Ocak ateşi, korunma, huzur…
Kapılar arkasında ışıklar var hep. Kapıları saymaya başlar her gece, ama bitiremez. Işıkların içini merak eder. Kapıları çok sever. Arkaları umuttur kapıların; sevgidir. Açmak ister, açamaz. Kilitlidir kapılar. İşte o zaman, çöker diz kapaklarının üstüne. Sanki garip bir kuralmış gibi; çökmeden ağlamaz.
Ağzına götürdüğü siyah torbadan bir nefes çekti. Susarken bir şey bağırdı içinden. Konuşan, şikayet eden hep bir Diğeri vardı. Yine söz aldı Diğeri: “Elindeki kiri, bırak at! Ya pistir bi şey ya da temiz…”
Ürperiyor. Gece üşüyor onunla. Titreyen parmaklarına bakıyor. Kapkara elleri. Hoyratça yaşadı hep, elleri pislik doldu. Yüreğe bulaşmasın diye, pisliği elinde topladı.
Yapabilseydi yıkardı şuradaki saat kulesini ve duvarlardan, bileklerden tüm saatleri toplardı. Sevmiyor zamanı. Saatler yalnızlığa götürüyor ve bir de ışığa. Biliyor, günle beraber acıyan gözlerle buluşacak. Kendisinin kabul etmediği toplum, dışlanan oymuş gibi yapacak.
Her kavram tek tek, ellerinde yüklü alışveriş çantası. Oysa hayatla alışverişe çıkmadı hiç.
Hayattan faturasını kesip sokaklara koştu. İnsanları, insanların yaşadığı sistemi, süslü bataklığı, ailesini, yarışı, hayat kavgasını hepsini geride bıraktı kısa zaman önce.
Yürüyemediği zamanlarda sürünerek taşıdı daha önce. Bırakmalıydı, buraya gelmeliydi. . Kapılara bakınca gizli bir nefret açığa çıkıyor içinden: “Kapalı kalsın, hadi. Bütün kapılar kapalı kalsın. Ben de kapıyım. Açan yoksa olmasın varsın.”
Düşünmek için çok vakti var. Beyni ve elleri yavaş yavaş ısınıyor. Genzinden ekşi bir buhar yükseliyor. Aradığı şeyi bulduğunu zannediyor bir süre. Bi de gerçekten sıcak bi şey olsa, sevgi gibi bişi…
Yalnızlık nedir ki usta? Sevgi nedir ki?
Sustu gece. Zaten hiç konuşmazdı.
-Yıldızlar nerede anne?
-Gökteler, her zamanki gibi izliyorlar bizi…
Annesinin sesi nasıl yumuşak… Ne zaman hatırlasa hep böyle. Birden sevindi; kapı aralığından bakan ışıkları yıldız zannetti. Ve her bir kayan yıldıza karşılık, hep açılan bir kapıyla ulaşacağı yeni bir yıldızı bekledi. Kapılar sabah olunca açıldılar ve hep yeniden kapandılar. Yıldızlar doğdular ve kaydılar. Her kayan yıldız için bir dilek tuttu. Gece onun, yıldızlar onun, kaldırım taşları, duvar dipleri, sokak köpekleri onundu. O ise hiç kimsenin.
Kendisine bile ait değildi.
Diğeri sustu.
Pia Dergisi, Sayı 7, Mart 2007
Kalıcı Bağlantı
Yorum (3)
Yorum yaz!
8/4/2007 · Kategori: OYKULERIM

Tablo: Frida Kahlo, Roots
Mektubumda senden bahsetmeyi çok isterdim. Ama sözcüklerin soğumuş içimde. Sen yokken mevsimler geçirdim. Önce öyle ısınmıştı ki içim patlayacaktım kızgınlığımdan, sonra hava soğudu ve yapraklarım döküldü. Gördüm ki o yangından, şiddetli sıcaktan dolayı pek az şey kalmış içimde. İlk kar gördüğümde sevinmiştim biraz, öyle ya şiddetli bir rüzgardan daha sıcaktır kar soğuğu. Beyazlanmıştı içim. Her şeyin donmakta olduğunu sonradan fark ettim. Ve işte şimdi ilkbahar geldi. Dallarım yeşil tomurcukları bekliyor. Acaba ağaçlarım yeniden çiçek açacak mı? Tüm mevsimleri boşuna mı bekledim? Arsızca bağırıyor dallarım, ama can suyu gitmiyor kökümden. Kuruyacağım günü bekliyor tüm kargalar. Dallarıma paçavralar bağlayan dualar olmayacak. Kız gözyaşları yetişmeyecek dallarımı yeşertmeye.
Ben, yine de mağrurum tüm ayakta ölenler gibi. Ve başım havada,dik, yalnızca göğe bakıyorum. Kartalla bakışlarımız karşılaşıyor bazen. Ona seni soruyorum gözlerimle. Bilmem, diyor. Dallarından çiçek fışkıran bir ağacı, hele can veren özsuyunu bırakıp giden kaybeder, demiştim. Seninle birlikte tüm doğa da kaybediyor beni. Yavaşça gözlerimi yumuyorum ve ısınıyorum soğuğumdan.
07.04.2007
eda keskin
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
7/12/2006 · Kategori: OYKULERIM

(Tablo: Mualla Çimilli)
Kız gökyüzüne baktı. Cehennem soğuğu bir hava. Kar… Ellerinde yumuşacık yeşermiş bir kar gülü. Kar gülünün sahibi, yanı başında. Pardösüsünün altından bile hissedebildiği beton soğuğu önce dizlerini, sonra uyuşmuş bacaklarını kavradı. Parmaklarına hohladı kız ve havada binlerce tanecikli buğu çıkardı. İlerde şehrin üstünden güneş batıyordu. Kızıl bir alev yayılıyordu etrafa. Bak bana diyerek gözlerini kırpıştırıyordu şehir. Oysa her zamanki taş, bulut ve kardı.
İçinde hayatın iyi bir şey olduğuna dair bir his… Anlamsız, karmaşa dolu bir yokluk içinde, işte, bir varlık… Yanında nefes alıp veriyor. Kar gülünün sahibi…
Tohum ne zaman atılmıştı? Hatırlamak mümkün değil. Kardan yaşam çıkarmak ne denli zordu bazen. Karın aslı su olsa bile… Su donmuştu ayaklarının altında…
Daha önce bu kadar korkmamıştı hiç. Ağlasa yaşı donar yüzünde. Batan güneşe de ayıp olur hem. Ateş gömülürken içine…
İçinden bir şeyler, çekiştiriyor onu sağa sola. O ise bir yüzü güneşte kar gülünü seyrediyor. Kar gülü, yanında, sımsıcacık… Ve sahibi kar gülünün, ellerini tutuyor… Kedi yumakları çiziliyor kardaki gölgesinde. Gözleri kar gülünün özüne dönüyor. Sahibi, gözünde… Çok az kaldı, kapı aralanacak:
beş…..dört…..üç…..iki
Rüzgar esiyor bir an! … Gözünü kapattı kız. Kafasını çevirdi. Çevirdi kız kafasını. Rüzgarr… Kar tanecikleri götürüyor onu! … Bir ani rüzgarla asılıyor bileklerinden. Havada kalıyor. Tanecikler dolduruyor yüzünü! … Boşaltıyor tüm mimiklerini. Kar kapattı yüzünü. Yüzü kimliksiz…
Ölüm demektir bu. İçini boşaltan her şeye inat, bir nefes gerek! Nefesi çekti kız içine. Diğer bir nefes… Dolmak için yeniden, ha gayret! … Bir daha dene! Bir daha! Bir daha! Ne kadar denese boş, rüzgar inmiyor ciğerlerine. Kızarıyor yüzü, çırpınırken havada. Rüzgar kaygısız… O, hep uçuyor. Şişmiş yüzün yanında tanecikler kaçışıyor.
Kar gülünün sahibi, ağlıyor. Ayak bileklerinden kavrıyor kızı, aşağı çekiyor. Kar gülü boynunu büktü. Sahibi, hala gözünde. Gül, gözünden aşağı yuvarlanıyor. Birlikte ağlıyorlar. Kar gülünün sahibi okşuyor saçlarını kızın. Utangaç bakışlar onu seyrediyor bel kemiğinden. Kapı aralanıyor. Dudakları birleşiyor bir anda. Baharın müjdecisi toprak eller kayıyor çıplak tende. Derisinde saklı yaraları buluyor parmaklar. Dudaklar geziniyor yaralar üstünde. Sıcak nefesle ürpertiler… Kızıl kıvılcımlar sarıyor saçlarının tellerini. Kapı, sonuna dek açık. Kız ve gül aynı canda. Hala hıçkırıyor her ikisi de. Eriyor kar tanecikleri… Su akıyor altlarından… Nefes alıyor kız.
Kar gülü yeşeriyor suyla! … Su candan akıyor, can veriyor…
Yeşeren yaprakları ellerine alıyor. Hava soğuk…
Kar gülünü koynuna koyuyor kız. Isıtıyor…
Kar gülünün sahibi, O’nda…
Nikbinlik, Mart-Nisan 2006 |
| |
|
Eda Keskin |
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
3/12/2006 · Kategori: OYKULERIM

(Salvador Dali-Galatea of the Spheres)
//Kimsesizlik doğar yankılarından
sessizliğin
gidip geri dönemeyen seslerin
çarpıştığı yerde
kelimeleri başıboş bırakan
Onsuzluk,
O yangının,
Sığ cümlelerden ırak
Tekrar canlanıp
Ateşten kül
külden ateş yapmasını bilen gözlere
dönüşüvermesi
miydi//
Zorunlu sessizliğin yankıları duruyordu içinde. Durmadan yere damlayan ve döşeme üstünde ıslak kargaşalar yaratan sesler bile bozmuyordu sessizliği. Odasının duvarlarına baktı, kaç gece ve kaç gündüz üzerine gelen duvarlarda aradı yeniden, bulamadı, masasının üzerinde duran bir kaç resme takıldı elleri. Mutlu annıların mutlu, şimdi bir o kadar mutsuzluk veren fotoğraflarına süründü gözleri. Gülümsedi.
Üniversitenin o kendine özgü, coşkun bahar havasında, ürkek ceylan gözleri bakıyordu fotoğrafın öbür ucundan çünkü, içleri sevgi doluydu ve anlayan gözbebekleriydi gördüğü.
//Şimdi,
geçmiş zamanda hapsolmuş,
bulanık kalmış
gözlerin buğusunda,
suyun kıyısında duran
ceylan bakışlı sevda,
atlıyordu gözbebeklerinde
aşkın
sevinçle sıçrıyordu
o yana bu yana
------- !!! Bir tüfek sesi !!! --------
ormanın ortasında
Aşkın gözlerinde
şaşkın
“neden?”ler...
Ceylan
kaçtı kirli
adımlarından
bir
ihanetin//
Fotoğrafta gördüğü sevgi dolu yüz... Eski anıları canlanıyordu gözünde, içinde asla bitmeyecek sonsuz sevgi de. Bir daha asla canlı göremeyeceğini bildiği kızın yüzünün her bir noktası büyülüyordu O’nu. İsyan birikiyordu içinde, suçluluk duyuyordu. Kaybetmişti çoktan ve haksızca, konuşmadan, açıklamadan, ihanetin en büyüğünü yaparak hani o bedenle olmayan. Bir “söz” vermişti, bir “söz”, “namus” demekti, bir söz vermişti Ceylan’ın annesine. Üç sene önce, nedenlerini söylemeden bahane bir yalanla ayrılması gerekmişti O bilmeden.
//Yalan söylemeliyim sana,
Söylemeliyim
Oysa bilirim
Bitmeyecek hasretim
Duvarlarım üstüme gelecek
Tek tek
Kaybolacak
Yalnızlığım bile
Hiçliğin ortasında
Evren yok olacak
Sen,
Tanrı’m!
//
İçi yanıyordu. Ceylan bırakmamıştı ki O’nu, tarihinde hiç bir zaman. Kavramları söküp bir bir atarken, yarattığı uçurum kenarındaki yaşamında bir defa bırakıp gitmemişti. Varoluşu keşfetmek için damarlarında dolaştırdığı zehire bile sırtını dönmeyip yaşama döndürmek için tutmuştu ellerini. Hayatında onu isteyen, yaşamı için kendisinden çok emek veren vefakar bir güzel sevginin ve bilincin elleriydi onu hiç ama hiç bırakmayan.
//Ellerini bıraktım
Düşüyorum uçurumumdan,
Onlardır ellerin:
Acıtırlar içimi
Tarihimde en zor anda
tuttular beni
Ve sonunda BENdim
bileklerini kesen
Düşerken,
İhanetimi sundum
Sana...//
29.07.2005
Andız Dergisi, Sayı 5
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
« Önceki ::